Cuma, Temmuz 24, 2015

Portekiz : Sintra

3.gün
Sintra için tren beklerken Restauradores meydanını gezdim. Geniş meydanlar, ağaçlar, az sayıda insan ve araba; şu bir gerçek ki İstanbul'da yaşam çok erken başlıyor. Karga kahvaltısını yaparken bile işine gitmek için metrobüse binen insanlar var. Burada ise saat 9, millet daha yeni yeni kendine geliyor.

Öhöm, tren ile Sintra'ya gidip ünlü Pena Palace'ı bir güssel gezdim. Denildiği kadar var; harika. Lakin ziyaret etmeyi düşünenler için iki önerim olacak: İlki burası yukarıda kaldığı için soğuk, ikincisi kafeteryada şişe su çok pahalı :-) Sıra geldi parka. Hafifçe yağan yağmuru görünce kendisini Japonya'nın harikulade Yakushima'sında sanan ayaklarım, fütursuzca yürüdü-yürüdü. Kendimi çok mutlu hissettim. Çiçeklerin, siyah kuğuların fotoğraflarını çeke çeke Cruz Alta'ya kadar çıktım. Sonrasında ise maceracı ruhum yaptı yapacağını, haritadaki rotadan saptım. Bir süre sonra burasının Japonya olmadı gerçeği, "ulen ormanın ortasındasın, yol yok, ev yok, ya vahşi bir hayvan önüne çıkıp seni bir güssel parçalarsa" fikirleri eşliğinde yüzüme Osmanlı tokadı modunda çarptı. Bir taraftan çılgınlar gibi yürüyor olmamın sağladığı seratonin, diğer taraftan yenme korkusu nedeniyle adrenalin. Daha ben kahvaltı bile etmeden, birilerine kahvaltı mı olacaktım yoksa?! Neyse ki ilerde çocuklu bir aile görüp "panter önce çocuğu yer" şeklinde içimi ferahlatıp :-) "the Chalet of the Countess of Edla" yı gezdim, sonra da parktan çıktım.

Amacım Copuchos Convent'e gitmekti. Pena park çıkışındaki görevlinin gösterdiği yolda yürümeye başladım. Tam 3.5 km. Etrafta ne ev, ne insan var. İki araçlık kaldırımsız otobanda yürüyorsunuz. Yürüyorsunuz da yol bir türlü bitmiyor. Nihayet ilgili mekana ulaştım ve güssel kareler fotoğrafladım. Eh! Amacıma ulaşmıştım, insan yüzü görmüştüm, mutluydum. Sanırım işte tam bu nedenle mantık kapılarım kapanmış olacak ki, görevlinin Monserrate için tarif ettiği traking yoluna balıklama atladım. Aman Tanrım! En son ne zaman bu kadar çok korkmuştum?! Hatırlamak için uğraşmam gerekecek. Ve bu yaşadığımı unutacağımı sanmıyorum. Görevli bana orman içinde sign lar olduğunu söylemişti. Lakin yürüyor yürüyor kuş sesleri ve ürkütücü hışırtılar dışında hiçbir şey duymuyor, sık ağaçlar dışında hiçbir şey görmüyordum. Yol ayrımlarına gelince mantık yürüttüm. Hatta birinde yazı tura attım ve ona göre baba gibi bir yokuştan aşağı indim. Vardığım yerde yapay bir gölet gördüm, artı olarak üç yol ayrımı. Yandaki İngilizce olmayan bir tabelayı incelemeye başladım. OMG! Anladığım tek bir kelime vardı. ANIMAL. Önce bir dona kaldım. Vahşi hayvanlar beslenmek için her canlının illaki ihtiyaç duyduğu suya yakın yerlere pusu kurarlar. "demek şuan izleniyor olabilirim" diye düşündüm. Derin derin nefes alarak elimdeki haritayı açtım. OMG 2! Böyle bir şey gözümden nasıl kaçabildi? Haritada büyük ihtimal bulunduğum yerin üzerinde "Monserrate hunting grounds" yazmasın mı?! Biraz önce koşarak indiğim yokuşu koşarak, dilim dışarıda modda tekrar çıktım. O kadar halim kalmamıştı ki, karşıma bir hayvan çıksa kaçmayı bırak, kendi üstüme tuzu biberi serpip önüne uzanacaktım. Tam tepeyi çıkınca bir de ne göreyim. Ağacın birinin üstünde mavi bir ok. Hay Allah cezanı vermesin, sign dedikleri bu mu?! Ok gebererek çıktığım yokuşun aşağısını gösteriyordu.Düşündüm. Geri dönmek veya ilerlemek. Yazı turada doğru taraf çıkmış, yani Allah bana yardım etmişti. Bunun verdiği güçle yokuşu tekrar indim. Bu sefer elime bir sopa vardı, hani ne olur ne olmaz. Yapay göletin orada ağaçlardan birinde gerçekten başka bir mavi ok vardı. O tarafa yöneldim. Bu arada bildiğim duaları sesli sesli okuyordum. Biraz ilerde ev çatısı görünce, insan sesi duyunca nasıl rahatladım anlatamam. Elimdeki sopayı attım, seke seke, gülümseyerek evlerin arasında ilerlemeye başladım. Nereden bileyim içinde düştüğüm kabusun henüz bitmemiş olduğunu....

Allahım! Evet, evler var, arabalar var, evlerin koca ve ürkütücü kapıları arkasında garip gülüşmeli sesler var, ama görünürde bir tek insan yok, hareket yok. Sanki hayalet kasabadayım. Başladım bir sağa bir sola yürümeye. Her taraf birbirinin aynı, her taraf saçma sapan yokuş. Ağlamaklı olduğum bir an (yani yaklaşık 1 saat sonra) bir çocuk gördüm ve ona Monserrate yi sordum. İleride dedi. Yürüyebilir miyim dedim. Gülümseyerek of course dedi. Nereden bileyim yürüyebilme yetimle ilgilendiğini... Başladım çılgınlar gibi yokuş çıkmaya, biri bitiyor diğeri başlıyor. Monserrate 'ye vardım evet, benden geriye kalanlarla! O nedenle bu güssel ve harika ağaçlarla bezeli parkı pek keyifli gezemedim. Neyse dönüşte otobüse binip şehir merkezine geldim.

Merkeze vardığımda kafamda şu vardı? Buralara kadar gelmişken Cabo do Roca ya gitmessek olmaz. Ama oraya gidecek hal kaldımı?! İlginç ama gittim, başardımmmmmmmmm!:-) (Cabo da Roca is a cape which forms the westernmost extent of mainland Portugal and continental Europe)

Özetle hayatımın en heyecanlı ve eğlenceli günlerinden birini yaşadım bugün. Yazarken kahkahalar atıyorum ve Spoon cafe nin çalışanları arasıra bana bakıyor :-)

Park and Palace of Pena
Park ı da Palace ı da çok sevdim. Rüya gibi kaleyi gezerken müzeyi kaçırmamanızı öneririm.

Convent Capuchos
Çok zor şartlarla erişip gezdiğim bu yeri sevdim. Bilet aldığım görevli şık bir harita verdi. Mekan özellikle ağaç bitki severler için ideal. Ayrıca çok hoş fotoğraf kareleri yakalayabiliyorsunuz.

Park and Palace of Monserrate
Yine çok zor şartlarla ulaştığım park için görevli güssel bir harita verdi. Park çok şık ağaç ve çiçeklerle dolu, sevdim, lakin nedense palace'yi beğenmedim.